Metafizik Uzmanı Zeynel Eroğlu

1964 yılında Tokat'ta doğan Zeynel Eroğlu, uzun yıllarını metafizik araştırmalara veren ve halen bu araştırma ve çalışmalarına devam eden bir metafizik uzmanı ve astrologdur.

DEVAMINI OKU

Medyum & Metafizik Uzmanı Zeynel Eroğlu

Metafizik Varlıklar

Özellikle bizim kültürümüzde, sözlü gelenekler içinde insanların hayatını etkileyen, inançlarla yakından bağlantılı, olağanüstü nitelikler taşıyan, gizli güçlere sahip oldukları kabul edilen, ancak ne oldukları pek bilinmeyen varlıklarla ilgili pek çok anlatı vardır. Bu varlıklara Anadolu’da yerine göre; cin, ecinni, cadı, peri, şeytan, üç harfli, iyi saatte olsunlar, pir (evin piri), sahip (evin, koyunların sahibi), bekçi (evin, koyunların bekçisi), mekir, ferişte, feriştah, Rüküş Hanım, İbrik Kalfa gibi isimler verilirse de bunlar kimlikleri birbirine karışmış; iç içe geçmiş şekilde karşımıza çıkarlar.

Ağırlık: Yurdumuzun hemen her yöresinde yaygın olarak bilinen, derin uykuda olan insanların üzerine çöken, bütün gücüyle bastırarak onların uyanmalarını engelleyen, korkutup boğulmalarına sebep olan kötü bir doğaüstü varlıktır.

Karabasan: Üzerine ağırlık çöken insanlar uyudukları yeri bütün ayrıntıları ile gördüklerini, bağırmak istediklerini, fakat seslerinin çıkmadığını, üzerlerindeki güçlü kuvvetli biriyle mücadele ettiklerini, haykırarak uyandıklarını söylerler. Bu cinin adı “karabasan”dır.

Albastı: Al, alkarısı, alanası, alkızı, albasması, alarvadı, alacama, albıs, almış gibi adlarla anılan, hemen hemen bütün Türk dünyasında görülen olağanüstü varlıklardan biridir. Albastı’nın en çok lohusalara ve bebeklere düşman olduğuna, lohusanın ciğerini sökerek suya attığına veya yediğine, bu yüzden elinde ciğer bulunan bir kadın görülürse hemen yakalanması ve üzerine iğne, çuvaldız gibi bir metal parçası takılması veya zift dökülmesi gerektiğine inanılır. Onu yakalayan kişi ocaklı olur ve “Alcı” adını alır. Al karısı, alcının soyundan gelen kadınlara zarar veremez. Alkarısından korunmak için doğum yapan kadın kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Ayrıca evde de yalnız bırakılmaz. Aynı zamanda başucuna Kur’an asılır. Yastığının altına bıçak, makas, demir para, iğne, çuvaldız, maşa gibi metal eşyalardan biri veya çörek otu, soğan, sarımsak kabuğu, süpürge konur. Bu ruhu kandırıp, şaşırtmak için orta yere erkek elbiseleri de bırakılır. Şayet anneyi değil çocuğu al basarsa bu çocuk “ayyaş” olacağı yani kendinden geçip bayılacağı için “ayyaş aşı” pişirilip dağıtılır. Bu aş sokaktan geçenlerin yakılan ateşe bir odun atmasıyla pişirilmektedir. Alkarısı kırmızı renkten korktuğundan lohusanın başına al tülbent örtüp, yakasına kırmızı kurdele takılır. Ziyarete gelenlere kırmızı renkli şekerden (nöbet şekeri) yapılan şerbet ikram edilir. Gagavuzlar ise doğumdan üç gün önce ve üç gün sonra lohusaya su yerine rakı içirirler. Alınan bu tedbirlere rağmen lohusanın çok ağrısı varsa, morarıyor, sayıklıyor, bayılıyorsa al bastığına karar verilerek bir hoca veya ocaklı çağrılır. Tüfek atılıp tencere kapakları vurularak, gürültü yapılıp bu ruhu kovmak için uğraşılır.

At Binen Cin: Caferi Türklerin inanışlarında gece atlara binerek dolaşan bu adla tanınan bir cin vardır. At sabahleyin terli ve yorgun bulunursa durum anlaşılır. Cin ata binince onun yelesini örermiş. Bu cini yakalamak için atın yelesine zift sürülür, onun buraya yapışması sağlanırmış Bu şekilde yakalanan cinler yakasına bir iğne takılarak esir edilir, her işte kullanılırmış. Fakat esir cin bir gün elindeki ekmeği bir çocuğa verir, onu kandırıp iğneyi çıkarttırır kaçarmış.

Çay Ninesi: Su merasimi ile bağlantısı olan mitolojik bir varlık. Yaşlı kadın kılığında, çayda (ırmakta) yaşadığına inanılır. ‘Çay Ninesi’, köprüden geçerken suya çok bakılırsa kızar ve insanın başını döndürür. Başı dönen insanın gözleri kararır ve çaya düşer.

Congolos: Yozgat civarında karakoncolosa verilen addır. Evlere kışın ortasında, soğukların en çok arttığı zamanda uğradığı için Yozgat’ta bugünlere “Congolos ayı” denir. Mevsim tarifleri “Congolos girdi, congolostan sonra” şeklinde yapılır. Bu yaratık, açıkta duran yiyecek küplerine tükürerek veya idrarını yaparak hastalıklara neden olurmuş. Bu nedenle hastalananlara “marazlı” denir. Congolos bazen de uyuyan insanı yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırır, uyanmazsa alıp götürür, dışarıda soğuktan donmaya terk edermiş. Bu yaratıktan korunmak için evlerin eşiğine pişirilmiş pancar gömülür veya lohusalara, dünürlere, sevilen kimselere verilirmiş.

Çarşamba Karısı: Çarşamba Cadısı adıyla da anılır. Çarşamba günleri ortaya çıkan, dişi, korkunç görünüşlü bir varlıktır. Dolaşma hakkı bir günle sınırlı olduğundan her yeri çabucak gezer. Bu yüzden amaçsız, hiçbir iş yapmadan ortalıkta dolaşan insanlara “Çarşamba karısı gibi gezip durma” denir.

Gulyabani: Gul-i beyabani orijinal varyantıyla de karşımıza çıkan bu yaratık, gezginlere ve yolculara uğrayıp onları yok eden bir canavardır. Daha sonraları Anadolu kültüründe ahubabayla beraber anılmaya başlamış ve insan yediği düşünülen kocaman, uzun sakallı ve asalı bir dev olarak tasavvur olunmuştur. Adı hurafelerle ilgili olarak “Gulyabani”, korkunç bir varlık olup, karanlık zamanlarda çölde ve mezarlıklarda koşan birinin gözüne canlı gibi görünür. Vücudu tüyle kaplı, kocaman, pis kokulu bu acayip varlığın ayakları tersinedir. Gündüzleri mezara girer. Geceleri ise hortlayıp çıkar. At binmeyi ve at kuyruğu örmeyi ve çocukları çok sever.

Karakoncolos: Yurdumuzun farklı bölgelerindeki yaygın bir inanışa göre, kışın en soğuk günlerinde insanlara zarar veren bir varlıktır. Kışın en soğuk zamanı, Ocak ayının ilk on iki günü sokaklarda dolaşır, rastladığına “Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, adın ne?” diye sorarmış, Verilecek cevapların içinde mutlaka kara kelimesi olmalıymış yoksa Karakoncolos elindeki kocaman tarakla vurarak karşısındakini öldürürmüş. Bu durumdan kurtulmak için kış günleri evlerdeki taraklar ortada bırakılmaz, saklanırmış. Bu yaratık “Kış Yarısının Cini” diye de adlandırılır. Bu yaratık daha çok doğu Karadeniz bölgesinde Karakonculu, Karakoncilo, Koncolos, Yaban Adam gibi adlarla anılır ve kışın ormandan sahil köylerine fırtınayla geldiğine veya denizden çıktığına inanılır. İnsanı taklit eden ve maymuna benzeyen bu yaratık özellikle küçük çocukları ve yeni doğmuş buzağıları yemektedir. Bu durumu engellemek için ev sahibi kapıya yörede “Kuymak” adı verilen bir yemek koyar.

Kayberen: Kırgızların iyiliksever ruhlar arasına dâhil ettikleri ve “kayıp eren” adıyla andıkları ruhlardır, dağlarda yaşarlar ve geviş getiren hayvanları korur.

Yek: Eski Türk dilinde (ve dininde) şeytana verilen ad. Bazı sözlüklerde ‘yeg’, veya ‘yik’ biçiminde de geçmektedir. ‘Kötü ruh, şeytanın yarattığı hastalık, zarar verme’ gibi anlamları da vardır. Başka sözlüklerde ‘ig’ ve ‘iklig’ biçiminde geçen ve hastalık anlamı da bulunur.

Cinler[ve Periler: Cinlerin dişileri peri adıyla anılırlar. Masallarda güzellik ve yardımseverlik sembolü olarak kabul edilirler. Cinler ve periler insanlar gibi fakat insanlara görünmeden topluluk halinde, padişahlar ve beyler tarafından yönetilerek yaşarlar. Erkek ve kadın cinsleri vardır. Evlenip çoluk çocuğa karışırlar. Çocuklarını da kendilerinden olan varlıklar doğurur hatta bazı güç doğumları da insan ebeleri kandırıp, kaçırarak yaptırırlar. Müslümanları ve kâfirleri vardır. Eğlenceyi özellikle topluluk halinde def, darbuka, zurna çalıp, şarkılar söyleyerek eğlenmeyi çok severler. Bazen bu şenliklerine insanları da kaçırarak zorla iştirak ettirirler. Her an kılık değiştirip, kedi, köpek, yılan, horoz, tavuk, deve, keçi, tavşan, tay, tilki, örümcek gibi hayvan, hayvanla insan arası bir yaratık, kefenli ölü, arap, gelin, uzun saçlı beyaz sakallı bir yaşlı evliya şekillerine girebilirler. Bazen ayakları ve kolları geriye doğru ters olup, anormal derecede büyük ve çirkin yaratıklar olarak görünürlerse de genellikle küçücük, minik insanlar olarak kendilerini belli ederler. Bu varlıkların iyileri, kötüleri, hayırlıları, hayırsızları, dindarları hatta evliyaları vardır. Hayırsız olanları evlerin daha çok eşik, ocak başı, merdiven altı gibi yerlerini mesken edinirler. Bazen kendilerini farklı varlıklar şeklinde bazen de kilitli kapıları açmak, eşyaların yerlerini değiştirmek gibi çeşitli şekillerde belli ederler. Halk bu tip yerlere tekin değil der. Burada yaşayan göze görünmeyen varlıkların insanı çarpacağına, ağzını, yüzünü eğeceğine inanır.“İyi saatte olsunlar” önemli özelliklerinden birisi de bir anda görünüp kaybolmalarıdır. Ölülerini, çöplüklere, tuvalet kenarlarına, pis yerlere gömerler, onların mezarlıkları buralardır. Yaşadıkları yerler arasında açıktaki tuvaletler, çöplükler, ulu ağaçların dipleri, ormanlar, saçak altları, bulaşık sularının birikintileri, izbe, ürkütücü, korkunç yerler, mezarlıklar, ıssız dere yatakları, terk edilmiş değirmenler, küllükler, kuyu başları, pınar kenarları, nehir yatakları, denizlerin kirli bölgeleri, göl kenarları, bataklıklar, çeşme önleri, mağaralar, büyük terk edilmiş evler, köşkler, kale ve saray harabeleri, hamamlar, samanlıklar, ahırlar, evlerin eşikleri, ekmek kırıntılarının döküldükleri yerler, oturulmayan, kimsenin oturmadığı bölgeler sayılabilir. “İn-cin top atıyor” deyimi buraları anlatmaktadır. İnsanlarla bazen iyi bazen de kötü ilişkiler kurabilirler. Ellerinden her şey geldiği için yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Kızdırılmazlarsa veya kendilerine bir kötülük yapılmazsa genellikle kayıtsız kalırlar. Bazen bir yolcuyu yanlış yönlendirmek, olmadık bir yere tuvalet ihtiyacını yaptırmak gibi şakalar yaparlar. Bazen de durmadan bir insanın adını seslenirler. Buna önem verilmezse bir şey yapmazlar. Şayet kötü kelimelerle tepki verilirse o insanı kaçırırlar. Böylece o kişi ecinnilere karışır. Zaman zaman kadın veya erkekler cinlerle evlendiklerini söyleyerek normal hayatlarından uzaklaşırlar. Bunlara da karışmış insanlar denir. Bu varlıklar kendilerine yardım ve mutlu edenleri ödüllendirirler. En büyük ödülleri sevdikleri kişiye soğan, sarımsak kabuğu hediye etmektir. Bunlar eve götürüldüğünde veya gün ışıdığı zaman altın olurlar. Bazen tersini de yaparlar, altın, gümüş diye verdikleri sabahleyin soğan kabuğuna dönebilir. Bu durum insanların yaşadıklarını bir başkasına anlatması halinde ortaya çıkar. Bunlar insanları kandırıp köle haline getirebilir, bütün işlerini yaptırabilirler.

Cin ve peri padişahları adaletlidir. Şehir dışındaki ulu ağaçların altına mahkeme kurup, onların zarar verdiği insanların şikâyetlerini dinlerler. Cin muhafızı tarafından mahkemeye getirilen cin, yargılanır. Şayet suçlu bulunursa ölüme bile mahkûm edilebilir. Ecinniler insana tek başınayken görünürler. İki kişi bir aradayken ortaya çıkmazlar. Gün ışığını sevmezler. Akşam karanlığı iyice çöktükten sonra gezmeye çıkıp, gün ışıyıncaya ve horoz sesleri duyuluncaya kadar dolaşırlar. Gece herkesin uyuduğu saatte Kur’an okunursa onların rahatça gezmelerine engel olunacağı için bunu istemezler. Okuyan kişinin yanına yaklaşmazlar fakat çeşitli şekillerde korkutarak yatmasını sağlarlar.

Doğaüstü varlıkların insana verdiği zararlar; çarpılmak, uğramak, erişmek, karışmak, dokunmak, ilişmek gibi kelimelerle adlandırılır.

Cinlerden korunmadaki yöntemlerden birisi dua etmek ve çeşitli ayetler okumaktır. En etkili dualar, İhlâs, Ayet el-Kürsi ve Cin sureleridir. Halk dua olarak bazı sözleri de tekrarlar. Mesela Bursa’da gece yalnız yürürken insanın karşısına aniden çıkan kara kedi ve köpekten korunmak için “es, es neuzibillâh, uzak dur benden, korkmadım senden” denir. Ayrıca imanlı olmak, Allah’a ve Peygambere itaat etmek çok önemlidir. Böyle insanları cinlerin rahatsız etmeyeceği söylenir. Tedbirlerin en yaygınlarından bir diğeri insanın çeşitli duaların yazılmasından meydana gelmiş bir muska taşımasıdır. Cinler üzerinde koruyucu güç bulunan bu kişiye ilişemezler. Ayrıca ecinni taifesi cami, türbe, Kur’an okunan kutsal mekânlar ve koyun ağıllarına giremezler. İnanışa göre koyun peygamber hayvanıdır. Bu yüzden onlara yaklaşamazlar. Ayrıca yeni sürülmüş tarlalara girmeleri de yasaktır. Eğer bir insan gece yalnız başına kalmışsa, üzerinde bir ağırlık, vücudunda bir titreme, korku varsa etrafını cinler sarmış demektir. Bu kişi hemen yeni sürülmüş bir tarlaya girerse cinler dağılır. Cin ve perilerin şerrinden korunmak veya onların sebep olduğu hastalıkları engellemek için “şerbet dökmek” de uygulanan yöntemlerden biridir. Şerbet, şekerli suyla hazırlanır. İstanbul’da uygulaması şöyledir: Doğrudan hastanın kendisi veya ailesinden biri tarafından hazırlanan şerbetin üstüne üç İhlâs, bir Fatiha okunup, üflenir. Gece yarısında bir dört yol ağzına “Besmele” ile dökülürken “al derdimi, ver sağlığımı, biz sizin ağzınızın tadını veriyoruz, siz de bizim ağzımızın tadını verin” denir. Ayrıca yeni taşınılan evlerin cinlerini memnun etmek için mutfak, merdiven altı, bodrum, bahçe gibi yerlere şerbet dökülür. Böylece kazanın def edildiği düşünülür. Karakeçili Türkmenlerinde bu şerbet yedi cins yiyecekle hazırlanır. Bu iyelerin hemen hepsi iğne, bıçak, makas, orak gibi metalden yapılmış araçlardan duadan, Kuran’dan, gürültüden korkarlar. Cinlerin geldiği düşünülünce davul, kazan, teneke, tencere kapağı çalınıp, silahlar atılır, ceviz kırılır. Bu yüzden cinlere karşı korunaksız olduğu düşünülen ve hayatın önemli geçiş dönemlerini yaşayan yeni gelinler, lohusalar ve bebeklerin üzerlerinde, yastıklarının altında veya odalarında bu malzemeler bulundurulur. Cinler saydığımız bu insanlarda yoğunlaşarak büyük zararlar verebilirler çünkü yeni hayat daima bilinmezlerle doludur. İkinci defa evlenen insanlar bu tehlikelerle karşılaşmazlar. Zira evlilik yeni değildir ve sırlarını kaybetmiştir.

Cin çarptığına inanılan insanlar ise önce halk arasında “nefesi keskin hoca” tabir edilen insanlara götürülüp, okutulur. Bu cinlerin gayrimüslim olduğu düşünülürse kiliselere gidip hastaların keşişlere okutulduğu da bilinmektedir. Ayrıca çarpılan kişiler “bakıcı”lara götürülür. Aynanın ve durgun suyun cinleri topladığına inanıldığı için bakıcıların malzemesi bunlardır. Cindar veya hüddam onların padişahı ile temasa geçip, o insanı serbest bırakmalarını ister. Anlatılanlara göre bazen başarır, bazen başaramaz. Ayrıca tıpkı nazar inancında olduğu gibi izinli ve ocaklı birisine kurşun döktürülür. Eski Türkler cinlerin uğradığı kişiye öd ağacı ile tütsü yaparken, bir taraftan yüzüne soğuk su serper, bir taraftan da kovuç, kovuç (kaç, kaç) diye bağırırlarmış.

Paylaş:
Yorum yapılmamış.

Yorum yap

16 − one =